Haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Koyun sürüsüyle insan grubu farksız

Posted by Unknown 26.10.11 , under | No comments

Araştırmacılara göre kalabalık insan grubuyla koyun sürüsü arasında yok denecek kadar az fark var, çünkü her iki durumda da bazı kişiler grubun diğer kısmını yönlendiriyor.


Kalabalık grupların davranışlarını anlayabilmek için bazı testler yapan Leeds Üniversitesi’nden bilim insanları, kalabalık bir grup halinde olması durumunda insanların koyun ya da göçmen kuş sürüleriyle arasında pek fark olmadığı sonucuna vardı. Buna göre yüzde 5’lik bir azınlık grubu etkileyebilir, yüzde 95 çoğunluk bunun farkına varmadan azınlığı izler.

Bu sonuca varmak için araştırmacılar büyük bir salonda kobay grubunu gelişigüzel yürüttü. Grup içindeki bazı kobaylara yer değiştirme “emri verildi”. Bir süre sonra aralarında iletişim kurmaları engellenen grubun “örgütlendiği” ve tamamının bu kobayları izlediği görüldü.

Farklı büyüklükte, “yönlendirenlerin” sayısının farklı olduğu başka testler de aynı sonucu verdi.

Gruptakilerin sayısı arttıkça “motor unsuruna” gereksinim azaldı. Örneğin 200 kişinin bulunduğu bir grup için yüzde 5’lik yönlendiren azınlık yeterli oldu, üstelik bu kişilerin çoğu yönlendirildiklerinin farkına varmadı.

“Animal Behaviour” dergisinde yer alan araştırmanın sonuçlarının kalabalık grupların davranışları ve felaket durumunda olay yerinin boşaltılması stratejilerine ışık tutmaya yarayabileceği belirtildi.

Kök Hücreden Yapay Et Yapıldı

Posted by Unknown 30.8.11 , under | No comments

Hollandalı bilimciler, domuz kök hücrelerinden, laboratuvar ortamında domuz eti üretti.

Winston Churcill’in 1936 yılında söylediği “Sadece göğüs ve butunu yiyeceksek, bütün tavuk yetiştirmeyelim” öngörüsü sonunda gerçek oldu.

Yöntemin geliştirilmesi halinde, canlı hayvan yetiştirmeye gerek kalmadan et tedarik edilebileceğine dikkati çekildi. Domuz etinin, laboratuvar ortamında 2006'dan beri büyütülmekte olduğu, fakat domuz etinin doku yapısının ve kıvamının tam olarak elde edilemediği, yöntemin geliştirilme ihtiyacının olduğu kaydedildi.

Yöntem üzerinde Hollanda'nın yanı sıra ABD, İskandinavya ülkeleri ve Japonya'da da çalışmalar yapılıyor.

Hollanda'daki çalışmaları yürüten Maastricht Üniversitesi biyoloğu Mark Post, "Bir domuzdan alınan kök hücreleri, 1 milyon faktör düzeyinde çoğaltmamız durumunda, aynı düzeyde elde edebileceğimiz et miktarı için ihtiyacımız olan 1 milyon domuzu yetiştirmemiz gerekmeyecek.'' dedi.

The Sunday Times Gazetesi’ne konuşan Eindhoven Üniversitesi’nden Prof. Mark Post, ''Şu ana kadar hamurumsu bir doku elde ettik. Şimdi bu dokuyu kaslandıracak yöntemler bulmamız gerekiyor, bunu da bulacağız. Bu ürün çevreye faydalı olacak, hayvanların acılarını azaltacak”açıklamasında bulundu.'' dedi.

Hollanda'daki çalışmalara, araştırma enstitüleri bünyesinde kurulan olan "in-vitro et konsorsiyumunun" destek verdiği kaydedildi.


Kurban bayramları gereği ülkemizde bu konu gündem değeri de taşımaktadır. Hayvan haklarına aykırı, işkence dolu saatlerle hayvanlara eziyet etmekten öteye geçemeyen bu totem sonucu milyonlarca hayvan canından olmaktadır. Eğer mutlaka yapılacaksa bu ayin yapay et ile yapılması daha tutarlı ve kendi içinde daha faydalı olacaktır elbet. Kurban kesiminin yoksullara yardım amaçlı yapıldığını düşünürsek tabi ki...

Ayrıca vejetaryen olmayan toplumun çoğunluğu için de olumlu bir gelişme yaratacaktır bu. Hayvanları katledip etlerini ilkel barbarlar gibi yemektense eti laboratuvarlarda üretmek insanlık ve hayvan hakları adına kaçınılmaz bir gereklilik.

Yaşayan Fosil Bulundu!

Posted by Unknown 28.8.11 , under | No comments

Büyük Okyanus'taki bir sualtı mağarasında yeni keşfedilen bir yılan balığı türüne ilkel özellikleri nedeniyle 'yaşayan fosil' adı takıldı.

Yeni keşfedilen yılan balığı o kadar farklı ki, bilimadamları türün diğer yılan balıklarıyla ilişkisini tanımlamak için yeni bir cins ismi bulmak zorunda kaldı. ABD, Palau ve Japonya'dan gelen bilimcilerden oluşan ekip, türün 200 milyon yıla uzanan, bağımsız bir evrim sürecinden geçtiğine inanıyor.


Araştırmada kullanılan 18 santimetre uzunluğundaki dişi yılanbalığı Palau açıklarındaki bir dalışta, 35 metre derinlikte bulundu. Uzmanlar, önce türün tam olarak nasıl bir yılan balığı olduğunu belirleyemedi. Ama sonra türün son derece ilkel bir üyesi olduğuna karar verdiler.
Çalışma sonucunda hazırlanan raporda, 'Bazı açılardan bildiğimiz yılan balıklarından daha ilkel bir tür, bazı açılardansa bilinen en eski yılanbalığı fosillerinden bile daha ilkel bir yapıda. Yaşayan bir fosil gibi' denildi. Türü diğerlerinden ayırmak içinse Latince Protonanguilla Palau diye yeni bir isim verildi.


Çalışmada türün, 200 milyon yıl önceki erken mesozoik dönemden, bu yana bağımsız bir şekilde evrimleştiği kaydedildi. Erken mesozoik dönem dinozorların dünya üzerinde hakimiyet kurmaya başladığı zamana denk düşüyor.





Ölümsüz Yaşam Bu Canlıda Mı?

Posted by Unknown 28.2.11 , under | No comments

İnsanlığın en büyük düşlerinden biri olan ölümsüzlük, Karayip kıyılarında yaşayan bir denizanası sayesinde gerçeğe dönüşebilir.

Deniz biyologu Dr. Maria Miglietta, bu ölümsüz türün dünya denizlerine yayılabileceğini ve diğer canlı türlerini tehdit edebileceğini belirtiyor.





''Turritopsis nutricula'' adı verilen ve çapı sadece 4-5 milimetre boyunda teknik olarak ”hydrozoan“ olarak adlandırılan bir canlı. Ömrünün sonuna geldiğinde ya da yaşamını sürdürebilecek uygun koşulları bulamadığında; denizanasına dönüşmeden önceki evreleri olan ’polip’e geri dönüyor, bir süre sonra da tekrar denizanası oluyor.

Bilim adamları tropikal sularda yaşayan ''Turritopsis nutricula''nın okyanuslara, gemilerin limanlara girmeden önce attıkları safra sularıyla yayıldığını düşünüyor. Uzmanlar ''Turritopsis nutricula''nın hücre yapısında görülen bu değişimi çözebilirse insanoğlu da ölümsüzlüğün kapısını aralayabilecek.

Sessiz istila...

Ölümsüz olduğu kanıtlanan ''Turritopsis nutricula''nın üremesinin ve çoğalmasının çok hızlı olacağını belirten deniz biyologu Dr. Maria Miglietta, bu türün dünya denizlerine yayılabileceğini ve diğer canlı türlerini tehdit edebileceğini ifade ederek; "Sessiz bir istilaya tanık olacağız", dedi.



Kaynak: Agnostik

Marc D. Hauser: Ahlakın Kaynağı Din Mi, Biyoloji Mi?

Posted by Unknown 27.2.11 , under | No comments

Pek çokları için ahlaklı yaşam dindarca yaşamın eş anlamlısı olarak görülür. Matematik öğrencileri için 1=1, kimya öğrencileri için Su=H2O neyse, dini eğitim alan insanlar için de, Ahlak=Din'dir.

Bu denklem basitmiş gibi görünüyor ama konuyla ilgili üç değişik çıkarım yapılabilir.





Birinci ihtimal, eğer din ahlağın tek kaynağıysa o zaman din eğitimi almayanlar ahlak yoksunu biçimde günah denizinde başıboş dolanıyorlar demektir. Dinibütün olanların elinde ise çok özel bir ahlaki pusula vardır.

İkinci ihtimal, aslında herkesin içinde neyin ahlaki açıdan doğru veya yanlış olduğunu gösteren bir mekanizma vardır, ama dini eğitimi olanlar bu mekanizmayı daha verimli kullanırlar ve kendilerini korurlar.

Üçüncü ihtimal ise, dinler bazı ahlaki değerlere yer vermiş olabilirler, ama bu tüm dini öğütlerin doğru olduğu anlamına gelmez. Bazı dinlerde bulunan merhamet, bağışlama ve empatiyi benimserken, bir yandan da aynı dinlede bulunan ayrımcılığı, nefreti, öfkeyi, din için başkalarını öldürmeyi ahlaksızca bulabiliriz.

Bu yorumlarımla dinlere ya da dinlere inanan topluluklara karşı bir tavrım yok. Ancak "dinler ahlağın tek ve en mükemmel kaynağıdır" tezine karşı duruyorum. Peki ahlaki değerlerimizin kaynağı din değilse, diğer etmenler neler olabilir?

Bu soruya verilebilecek yanıtlardan biri, zihin üzerine yapılan çalışmalardan gelebilir. Yapılan son araştırmalarda, tüm insanların, genç ve yaşlı, kadın ve erkek, tutucu ya da liberal, budist ya da yahudi, ilkokul mezunu ya da profesör, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun ahlakla ilgili aynı biyolojik koda sahip olduğunu gösteriyor.

Bu evrensel kodumuz, bilinçaltında kararlarımızı etkileyen ilkeler ve prensipler sağlıyor. Tarafsız, rasyonel ve duygulardan bağımsız ilkeler. Kime yardım edeceğimizi ya da kime zarar vereceğimizi bize doğrudan söylemiyor. Bunun yerine, karşılaştığımız olayları kavramamızı sağlayan soyut kurallar vasıtasıyla neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğunu sezgilerimizle anlamamızı sağlıyor. Üstelik bunu adil biçimde yapıyor... Peki bunun bir kanıtı var mı?

Araştırmalarımızda ne gibi konuları değerlendirdiğimizi görmek isterseniz ahlaki eğilim testimize katılabilirsiniz. Kayıt esnasında size cinsiyetiniz, yaşınız, milliyetiniz, eğitim düzeyinizi, politik görüşünüz ve dininizle ilgili bilgiler sorulacak. Giriş yaptıktan sonra çeşitli senaryolarda ahlaki açıdan vereceğiniz kararlar sorulacak.

Çoğu senaryo ahlaki ikilemler içeriyor. Önyargılı karar vermemeniz için daha önce karşınıza çıkmayan örnekler veriliyor. 'Ötenazi' ya da 'çocuk aldırmak' gibi tartışmalı, kanunların ya da dinlerin bir şekilde yol gösterdiği veya karara bağladığı sorular sorulmuyor.

Örneğin; bir hastanede ölüm-kalım durumundaki beş farklı hasta, beş farklı organ nakli için beklerken, o sırada tesadüfen hastanede bulunan sağlıklı bir kişinin organlarının alınıp, doktorların diğer beş hastayı kurtarmasına izin verilebilir mi?

Veya bir fabrikada, bir kaçaktan dolayı zehirli gazın sızacağı odadaki kişilerin ölmemesi için, bir başka kişinin bacadan içeri itilerek gaz salınımının durdurulması, böylece 7 kişi yerine 1 kişinin ölmesine izin verilebilir mi? Bunlar gerçekten sezgilerimizi zorlayan ahlaki ikilemlerdir. Bizi ‘hayat kurtarmak iyidir’ ile ‘öldürmek kötüdür’ arasında senaryo gereği bir çatışmaya iter.

Araştırmalarda, bunlar gibi yüzün üzerinde ikileme verilen binlerce cevaba baktığımız zaman insanlar arasında kadın-erkek, inançlı-inançsız, tutucu-liberal, genç-yaşlı hiçbir fark olmadığını görüyoruz. İlk defa karşınıza çıkan olaylarda verdiğiniz ahlaki kararlarda, kültürel geçmişiniz hiçbir rol oynamıyor.

Bu durumlarda sizi bilinçaltından gelen ses, biyolojik kodunuz yönlendiriyor. Eğilimlerimiz, müdahale etmenin kendi haline bırakmaktan daha kötü olduğu yönünde. Birine müdahale ettiğimiz zaman eğer onu mevcut durumundan daha kötü bir duruma getiriyorsak, amacımız çok daha büyük ve önemli de olsa yaptığımızın yanlış olduğunu düşünürüz. Bu, engellenebilen zarar ile engellenemeyen zarar arasındaki farktır. Hastanedeki sağlıklı olan kişiyi öldürmektense, diğer beş kişiyi ölüme terkederiz... Bu seçim duygusal değildir, taraflı değildir ve genel geçerdir.

Peki bu biyolojik kod evrenselse ve herkesin içinde varsa neden insanlar arasında buna uymayan pek çok yanlış ve ahlaksız davranış var? Bunun cevabını anlamak için duyguları, hisleri ve grup psikolojisini düşünmek gerekiyor.

Sinema sektörünün de favorilerinden olan soğuk kanlı bir psikopatı ele alalım. Onları; pişmanlık duymayan, suçluluk hissetmeyen, utanmaz, doğruyla yanlışı ayrırt edemeyen kontrolsüz canavarlar olarak düşünürüz. Ancak yapılan araştırmalarda aslında onların da neyin doğru ya da yanlış olduğunun farkında olduğunu ancak umursamadıklarını gösteriyor. Yani aslında ahlaki algıları bütün, ancak duyguları hasarlı ve davranışları da bu sebeple anormal.

Burada yetiştirmenin ve eğitimin önemi ve tehlikesi ortaya çıkıyor. Bir grupta sürekli grup üyelerini över, kendi kendilerini yüceltirseniz, isteyerek ya da istemeyerek o grubun dışında kalanları ötekileştirir ve nefret tohumları ekersiniz. Bu da gruba dahil olmayanların değersizleşmesine, insan sayılmamasına ve hatta parazit olarak görülmesine sebep olur. Bu nefret ve iğrenme yerleştikten sonra ise grup dışındakiler, gruptakiler tarafından ‘temizlenmek’ istenecektir.

Dalai Lama Çinlileri kültürel soykırım yapmakla suçladığı zaman sadece Çinlilerin Tibetlilerin kültürel geçmişlerini yoksayması ve yaşanmasını engellemesi hakkında bir açıklama yapmamıştı, aynı zamanda ayrımcılığı körükleyen ve nefreti tetikleyen bir zihniyete karşı dünya uluslarını uyarmak istemişti.

İnsanlar da dahil tüm hayvanlar grupiçi-grupdışı ayrımını yapabilecek kapasiteye sahiplerdir. Ama grubun seçimi genlerden ziyade yaşam deneyimine bağlıdır.

Örneğin, çocuklar üzerinde yapılan araştırmalardan biliyoruz ki 1 yaşındaki bebekler kendi ırklarından insanların yüzüne bakmaya, kendi anadillerinde konuşan insanları dinlemeye, hatta aynı dilin kendi lehçelerini konuşanlara karşı dikkat kesilmeye eğilimliler.

Bu sosyal kategoriler tecrübeyle ve zamanla kurulur. Ancak önemli olan bunların soyut olduğudur. Örneğin yukardaki ırksal önyargı, anne ve babası farklı ırklardan olan çocuklarda ortadan kalkmaktadır. Çevresinde farklı ırklardan insanlar olanlar, olmayanlara oranla çok daha az önyargılıdır. Bu nedenle ayrımcılığa ve grupsal önyargılara karşı en etkili yöntem farklı dini, ırksal, dilsel, sosyal gruplara açık olmaktır.

Yanlış anlaşılmamak için söylediklerimi biraz daha netleştireyim, evrimsel açıdan ahlaki bir yaşam sürmek için tamamen donanımlı biçimde evrimleştiğimizi iddia etmiyorum. Bu iki önemli sebepten dolayı pek olası değil.

Birincisi, evrim sürecinin uzunluğu ele alınırsa insanın ahlak değerleri bugün yaşadığımız zamanla karşılaştırılmayacak aşamalardan geçti. Eskiden hiçbir kuralın olmadığı küçük kabileler halinde yaşıyorduk. Şimdiyse kalabalık ve dağınık biçimde, karmaşık kurallar ve kanun uygulayıcılarla beraber yaşıyoruz. Ayrıca bilimdeki büyük gelişim sebebiyle evrim geçiren zihnimizin hiç karşılaşmadığı durumlarla karşı karşıyayız.

İkincisi ise, mevcut ahlaki değerlerimizi anlamaya çalışmak ve mümkünse ilerletmek, ahlaklı bir yaşam sürmenin gereğidir. Bir ahlak eğitimine gerçekten ihtiyacımız var, çünkü kendi ahlak sistemini dayatanlara karşı insanlığın evrensel değerlerini savunan, ayrımcılığa karşı duran ve çoğulculuğu savunan insanlara ihtiyacımız var.



                                                                                     Marc D. Hauser



Kaynak: Agnostik

Douglas Adams: Dünya Bizim İçin Yaratılmış Olmalı

Posted by Unknown 27.2.11 , under , | No comments

Tanrı'nın varlığına kanıt olarak Evren'deki düzeni, Dünya'daki güzelliği, meyvelerin lezzetini filan gösterenlerin neden gülünç olduğunu anlamak için Douglas Adams'ın bir konuşmasından kısa bir alıntı.
 
Douglas Adams (1952–2001), Otostopçunun Galaksi Rehberi'nin (The Hitchhiker's Guide to the Galaxy) yaratıcısı, İngiliz bilimkurgu yazarıdır.




...Aletler, bizim amaca yönelik düşünmemize, nesneler yapmamıza, bize daha iyi uyacak bir dünya yaratabilmek için bir şeyler yapmamıza olanak sağlamıştır. Şimdi mutlu bir alet yapma gününün ardından, çevresini incelemekte olan ilk insanı hayal edin. Etrafına bakıyor ve onu çok mutlu eden bir dünya görüyor: Arkasında içinde mağaralar olan dağlar -dağlar önemlidir, çünkü gidip mağaralarda saklanabilir, yağmurdan korunur ve ayılar ona ulaşamaz- önündeyse orman -içinde kabuklu yemişler, böğürtlenler ve lezzetli yiyecekler olan- vardır. Yakından geçen nehir suyla doludur -su içilebilir, içinde teknesini yüzdürebilir, türlü çeşitli işler yapabilir. İşte kuzen Ug, görünüşe göre bir mamut yakalamış -mamutlar çok önemlidir, etlerini yiyebilir, postlarını giyebilir, kemiklerini silah yapmak için kullanıp başka mamutlar yakalayabilirsiniz. Demek istediğim bu müthiş bir dünya. Ama bizim ilk insan düşünüp taşınacak bir vakit bulmuştur, kendi kendine der ki, "Peki, içinde bulunduğum bu dünya ilginç bir yer," sonra kendi kendine onu arkadan vurabilecek, bütünüyle anlamsız ve yanıltıcı bir soru sorar. Doğası gereği, böyle biri olarak evrimleştiği ve böyle düşünerek geliştiği için bu soruyu sorar. Alet yapan ilk insan dünyasına bakar ve şöyle der: "Peki, o zaman, kim yaptı bunu?" Kim yaptı? -Bunun neden kalleşçe bir soru olduğunu görebilirsiniz. İlk adam düşünür: "Eh, eşya yapan sadece bir tür varlık tanıdığıma göre, bütün bunları yapan her kimse, benim gibi ama çok daha büyük, çok daha güçlü ve mutlaka görünmez biridir, bütün aletleri yapan, güçlü olmaya yatkın olan kişi ben olduğuma göre, o da muhtemelen bir erkektir!"

Böylece Tanrı düşüncesine varırız. Bir alet yaptığımızda, onunla bir şey yapmayı amaçladığımız için ilk insan kendi kendine şunu sorar: "Eğer bunu o yaptıysa, ne amaçla yaptı?" İşte tuzak burda kapanır, çünkü ilk insan şöyle düşünür: "Bu dünya bana çok uyuyor. Bana destek olan, beni doyuran, bana bakan her şey burda. Evet, bu dünya tam bana göre," ve kaçınılmaz sonuca varacaktır, dünyayı yapan her kimse, onu kendisi için yapmıştır.

Şimdi hayal edin, bu durum bir su birikintisinin bir sabah uyanıp düşünmeye başlaması gibidir: "Bulunduğum bu dünya ilginç bir yer -bulunduğum bu delik ilginç bir delik- tam bana göre, öyle değil mi? Aslında bana şaşılacak kadar uyuyor, beni içinde barındırmak için yapılmış olmalı!" Bu öyle güçlü bir düşüncedir ki, güneş gökyüzünde yükselip hava ısınırken, su birikintisi de giderek buharlaşıp küçülür, küçülür ama o telaş içinde her şeyin iyi olduğuna inanmaktadır, çünkü bu dünyanın amacı kendisini içinde barındırmaktır, onu içinde barındırmak için kurulmuştur. Bu yüzden, su birikintisinin kaybolma noktasına geldiği an onu çok gafil avlar...



                                                                                     Douglas Adams


Sansüre Karşı Ortak Platform Deklarasyonu

Posted by Unknown 27.2.11 , under | No comments

Türkiye'de 10 bine yakın internet sitesine uygulanan ve gittikçe genişleyen sansür uygulamalarına karşı 30 sivil toplum örgütü ortak deklarasyon yayımladı.


Bildiri metninde, "çocukların zararlı içerikten korunması" niyetiyle uygulanan engellerin yetişkinlerin haklarını ihlal etmemesi ve çoğunluğun ahlaki değerlerini diğerlerine dayatma amacıyla kullanılmaması gerektiği belirtildi.




Temel Hak ve Özgürlükler Engellenemez

1. Internet kullanıcılarının düşünce özgürlüğü ve bilgiye erişim hakkı engellenemez.

2. Türkiye’de bireylerin, kurumların, ve şirketlerin bilişim alt yapılarını istedikleri şekilde oluşturmaları ve istedikleri servislerden yararlanmaları engellenemez. Sansür ülke ekonomisine de kabul edilemez bir bedel yüklemektedir.

Hukuka Aykırı, Ölçüsüz ve Keyfi İdari İşlem Demokratik Hukuk Devletinde Kabul Edilemez

3. 03 Haziran 2010 tarihinden beri Google servislerine uygulanan dolaylı sansür Anayasa’ya ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır. BTK ve TİB tarafından alınan karar ve uygulama ölçüsüz ve tutarsız bir uygulamadır. Bu konuya ilişkin yapılan açıklamalarda, idarenin böyle bir yetkisinin olmadığı vurgulanmıştır. Nitekim, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı talebi ile Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 17.06.2010 tarihinde YouTube sitesine erişim sağlayan 44 IP adresini engelleme kararı daha önce yapılan işlemin yetki bakımından hukuka aykırı olduğunu ispatlanmıştır.

4. 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 17.06.2010 tarihinde verdiği ek karar, yetki sorununu çözmüş bulunmakla birlikte, kullanıcıların anayasal haklarını dikkate almadığı için yanlıştır ve en kısa sürede kaldırılması gerekir.

Sansür Amaçlı Kullanılan 5651 Sayılı Kanun Kaldırılmalıdır

5. Erişim engelleme hukuka aykırı içeriği engellemede yetersiz bir yöntemdir. Mevcut engelleme yöntem ve araçlarının hiçbiri hukuka aykırı olduğu veya çocuklar açısından uygun olmadığı iddia edilen içeriğe ulaşmayı engelleyecek etkili bir çözüm sunmamaktadır. Erişim engelleme ile iddia edilen suçu işleyenden ziyade tüm Internet kullanıcıları cezalandırılmaktadır. Eğer filtre kullanımı gerekli görülüyorsa, bu kullanım bireyler tarafından kendi kişisel bilgisayarları üzerinde gerçekleştirilmelidir.

6. Ayrıca, engelleme kararları sadece hukuka aykırı olduğu iddia edilen içeriğe değil, bu sistemlerin tümünün çalıştığı tek bir alanın içeriğinde bulunan milyonlarca yasal sayfa ve dosyaya da erişimi imkânsız kılmaktadır. Bu nedenle, 5651 sayılı Kanun ve uygulaması, Anayasa’da öngörülen ve AİHM tarafından geliştirilen zorunluluk ve orantılılık testlerinin gereğini yerine getirememektedir.

7. 5651 Sayılı Kanunun uygulanması sansürle aynı kapıya çıkmaktadır. Türkiye’de mahkeme kararları ve idari engellemelerle 5000’den fazla web sitesi şu anda erişime kapatılmış bulunmaktadır. Yüzlerce web sitesi de 5651 Sayılı Kanun’un kapsamı dışında engellenmiştir. Mevcut rejimin taşıdığı esasa ve usule dair eksiklikler ifadeyi sansürleyen ve susturan bir yapı oluşturmuştur. Kanun ve uygulamasının etkileri geniştir, yalnızca ifade özgürlüğünü değil, özel yaşamın gizliliğini ve adil yargılanma hakkını da ihlâl etmektedir. Demokratik bir toplumda sansürün bu ölçüde yaygınlaşması kabul edilemez.

8. 5651 Sayılı Kanun Kaldırılmalıdır. 5651 Sayılı Kanun, çocukları hukuka aykırı ve zararlı İnternet içeriğinden korumak amacıyla hazırlanmıştır. Fakat benimsenen engelleme politikası, hükümetin çocukları koruma amacının çok ötesine geçmektedir. Uygulamada yaygın olarak görünen sonuç, hukuka aykırı olmayan içeriğin ve 03 Haziran 2010’dan itibaren Google şirketinin Türkiye’den milyonlarca kişi tarafından kullanılan 40’a yakın servisine yetişkinlerin erişiminin ve bu servislerin kullanılmasının yasaklanması olmuştur.

Çocukların Zararlı İçerikten Korunması için Öngörülen Devlet Politikası Yetişkinleri Etkilememelidir

9. Hükümet, mevcut politikası yerine çocukları gerçekten zararlı İnternet içeriğinden korumak için yeni bir politikayı katılımcı bir şekilde geniş kamuoyu desteği (sivil toplum, akademi, ve özel sektör) ile geliştirmelidir. Ancak bu yeni yapılanma, çoğunluğun ahlaki değerlerini diğerlerine dayatacağı bir çalışma olmamalıdır. İnternet düzenlemesine ilişkin yeni politika, ifade özgürlüğüne ve yetişkinlerin her türlü İnternet içeriğine erişim ve tüketim haklarına saygı temelinde geliştirilmelidir. Bu ilkeleri içeren yeni politika, şeffaf, açık, katılımcı, ve çoğulcu bir yöntemle belirlenmeli ve hayata geçirilmelidir.

10. Vatandaşların Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerini korumak hükümetin ve idarenin asli görevidir. Bu güvencenin sağlanmaması halinde sorumluların istifa etmesi demokratik bir toplumun zorunlu sonucudur. Bu nedenle, yukarıda sayılan önlemleri en kısa sürede almamaları halinde gelişmelerden sorumlu Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı İnternet Daire Başkanlığı Başkanı Sayın Osman Nihat Şen, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı Sayın Tayfun Acarer ve Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırım’ın istifa etmesi acil bir zorunluluk haline gelecektir. 


Kaynak: Agnostik


Neye Göre Tiksiniyoruz?

Posted by Unknown 20.2.11 , under | No comments

İğrenme duygusunun korkuyla benzer bir evrimsel taban çerçevesinde geliştiği öne sürülüyor. Yaradan sızan iltihabın veya çürümüş etin görüntüsü pek çok kişinin midesini bulandırmaya yeter ve bu gibi zararlı oluşumlardan kaçınmanın da evrimsel bir dayanağının olması muhtemel. Aslında bu durum çok daha derin anlamlarla da ilişkili olabilir. Örneğin tiksinti, ahlak duygusunun ortaya çıkmasına neden olmuş olabilir.






Londra Hijyen ve Tropik Hastalıklar Fakültesi’nden Valerie Curtis, tiksinmenin korkuyla aynı nedenlerle evrildiği görüşünde. Korku bizleri aslan ya da ayılar gibi avcılardan uzak tutmaktayken, iğrenmeyse parazit ve bakteriler gibi çok daha küçük boyutlu olanlarına karşı bir koruyucu melek olma özelliği taşıyor. Üstelik iğrenme duygusu, ölümcül bakterileri tanıyarak onlardan uzaklaşan basit nematotlarda (bir yuvarlak solucan) bile görüldüğü şekliyle, hemen her canlıda mevcut.

Tüm bunlar oldukça mantıklı fakat Curtis işin bir başka boyutuna dikkat çekiyor, “Eğer ön bahçenize dışkılasam ya da içtiğiniz kahveye tükürsem ya da toplu taşıma araçlarında sürekli olarak kokulu gazlar üretsem sizleri vücut sıvılarımla tehdit etmiş olurum ve bu nedenle de hoş karşılanmazsınız davranışlarımı. Fakat aslında ahlak kavramının gelişimine yönelik ilk izleri oluşturur. En azından ahlak kurallarını toplum içinde ortaya çıkaran yollardan bir tanesidir, yani yaydıklarınızla diğer insanları hasta etmemek. İnsanların kötü davranışlarıyla ortaya çıkan tiksinti duygusu organik sistemimizle doğrudan ilişkili.”

Bu oldukça ilginç bir yaklaşım olmasına karşın, ahlak kurallarının bütününün ortaya çıkışından tamamiyle sorumlu olamaz. Örneğin hırsızlık veya insan öldürmek toplum tarafından ahlaksızca görülen davranışlar olmasına karşın iğrenme duygusuyla ilişkili değildirler. Curtis’in bulmacanın bu parçasına ilişkin düşünceleriyse şöyle: “Hastalık yapan etkenlere en fazla açık olan toplumlar daha fazla kapalı, sıkı ve koruyucu kurallara sahiptirler. Eğer hastalıkların yaygın olduğu bir toplumda yaşıyorsanız iğrenme konusunda daha hassas olacaksınız ve bu da tüm topluluk için geçerli bir hale gelecektir.”

Cornell Üniversitesi’nden David Pizarro ise iğrenmenin evrimsel bir tabanının olduğunu düşünmenin birçok şeyi açıkladığını düşünmesine karşın yaklaşımın geniş bir yelpazeye uygulanması halinde kafasında soru işaretleri belirdiğini ifade ediyor: “Örneğin bir enfeksiyon salgın halini aldığında, insanların buna özellikle dikkat ettiklerini ancak bundan kaçınmaya yönelik olarak özel bir sistem geliştirmediklerini düşünüyorum.”


Evrene bir düzenin hakim olduğunu gören insanoğlunun, bu düzeni bozan etmenlere karşı bir savaş açtığını ve bu doğrultuda kurallar-kanunlar ürettiğini görüyor ve yaşıyoruz. Tüm olumsuz düşüncelerimiz; davranışsal süreçlere dair gözlemlerimiz ve olaylara tanık oluşumuz sonrasındaki rahatsızlığımızdan ötürü doğmamış mıdır? Peki sahip olduğumuz kanılarımızın ve yargılarımızın bizim özel hayatımızdaki tepkilerle sınırlı kalabileceği ihtimalini neden düşünmüyoruz? Yani, fakir bir adamı yemek yerken gözlemleyen kimse, adamın -maddi hali nedeniyle- tıraşını olamadığından ötürü yeme esnasında sakallarının ağzına kaçtığını gördüğünde, bu durumdan rahatsız olup kendi sözünün geçtiği ahalisine ''Bıyıklarınızı fazla uzatmayın, bu yanlış bir şeydir'', demesi ne kadar doğrudur?

Neo-Nazi Çift Yahudi Çıktı

Posted by Unknown 20.1.11 , under | No comments

Polonya'da Neo-Nazi çevrelerin mensubu yahudi karşıtı Pavel ile Ola çifti, aslında yahudi olduklarını öğrendiklerinde önce şoka uğradılar sonrasında ise aşırı dinci birer yahudi oldular.









Polonya’da aşırı milliyetçi, Neo-Nazi çevrelerin mensubu bir çiftin, Yahudi karşıtlığı üzerine kurdukları ilişkilerini 18 yaşında evliliğe bağladıktan sonra aslında Yahudi olduklarını öğrenmeleriyle hayatlarının nasıl değiştiği bir belgesele konu oldu. Bugün iki çocukları olan 33 yaşındaki Ola ile Pavel, artık ultra-Ortodoks Yahudi yaşamı sürüyor.


Varşova’da okulda tanışan Ola ile Pavel, ilk bakışta aşık olmuş, dazlak gruplarına girmiş, beyaz ırkın üstünlüğüne iman etmiş, ‘Polonya sadece Lehler içindir’ sloganını benimseyip başta Yahudiler, tüm azınlıkları sorunların kökeni olarak bellemişler. CNN’in yayımladığı belgeselde Pavel, maziyi “Yüzde yüz milliyetçiydim. O zaman dazlaktık. İnsanları döverdik. Yahudilerin en büyük bela ve dünyadaki en büyük şer güç olduğuna inanıyordum” diye anlatıp ekledi: “Aslında Polonya’da işler kötü gittiğinde buna Yahudilerin sebebiyet verdiği yönünde genel bir kanı vardı.”


13 yaşındayken annesi söylemiş 2. Dünya Savaşı’ndaki Nazi işgalinde 3 milyon olarak tahmin edilen sayıda Yahudi’nin öldürüldüğü, Sovyet işgalinde Yahudi karşıtlığının ağırlığını koyduğu Polonya’da Yahudi çevrelerine göre bu din-ırktan olduğunu saklayan pek çok aile var. Ola’nın da, evlendikten bir kaç yıl sonra, 13 yaşındayken annesinin “Bizim Yahudi kökenlerimiz var” dediğini hatırlayınca içine bir kurt düşmüş. Yahudi Tarihi Enstitüsü’ne giden Ola, nefret ettiği Yehudilerden biri olduğunu tespit edip şoke olmuş. Bunu kocasına açmadan önce onun da Yahudi olma ihtimalini araştırma ihtiyacı hisseden Ole, “İnanılmazdı. İkimiz de Yahudi’ydik. Tam bir şoktu. Yahudi bir kocam olduğunu öğrenmeyi beklemiyordum” diyor.


Buna inanmayı reddeden ancak ailesi tarafından Yahudiliği doğrulanan Pavel de, çareyi bir hahama danışmakta bulmuş. Pavel’in “Bana Yahudi olduğumu söylüyorlar, hatta elimde belge var. Yahudi kimdir, nedir? Bana yardım edin, aksi takdirde aklımı kaçıracağım” diye içini döktüğü Polonya Başhahamı Michael Schudrich, çiftin dostu ve akıl hocası olmuş. Artık sinagogdan çıkmayan, Tevrat’ı elinden düşürmeyen Pavel, koşer kesim yapan bir mezbahada çalışıyor. Ola da, sinagogun mutfağında koşer gözetmenliği yapıyor. Ola, “Gençken insan sonradan hatırlamak istemediği şeyler yapıyor. Ama utanç duyamam, bu benim hayatım, lakin gurur da duymuyorum” derken, Pavel, “Pişmanlıklarım yok diyemem, ama bu yüzden etrafta günah çıkarmıyorum, kendimi kırbaçlamıyorum. Dövdüğüm kişiler için üzülüyorum, ama bu yüzden kendimden nefret etmiyorum. Acı çektirdiğim insanlarsa bana kin besleyebilir” diye ekliyor. 


Buradan  anlıyoruz ki, ayrımcılık yaparak yücelttiğimiz kendi değerlerimizin aslında hiçbir yüceliği yok. Sadece kendi çıkarcı ve hedonist duygularımızla, sahiplenilen yapının çatısı altına girerek onu yüceltip bundan kendimize pay biçmektir.

Beynin Adaleti

Posted by Unknown 13.1.11 , under | No comments

Acaba bize bahşedilmiş belli bir program ile çalışan bir adalet denge yapısı mı var yoksa etkileşimler sonucu toplumdan kazanılan nesnel ve öznel gerçeklikler devamında işleyen bir makanizma mı?









Beyin (özellikle de insan beyni) dengeyi sever. Denge derken sadece fizyolojik homeostasisi demek istemiyoruz. Aynı zamanda duygusal, sosyal ve psikolojik dengeyi de vurguluyoruz. Daha doğrusu insan beyni dengesizliği sevmez hatta nefret eder ve Nature Dergisi'ndeki yazıya göre sonucu ne olursa olsun reddeder.

Davranışsal ve antropolojik kanıtlar göstermiştir ki; insanlar sosyal eşitsizlik ve kaynakların haksız dağıtımından hoşlanmazlar ve rahatsız olurlar. Ancak bu kanıtlar artık sadece sosyal verilere dayanmamakta. Çünkü Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü ve İrlanda Dublin Trinity Koleji'ndeki araştırmalar beynin ödül merkezlerinde eşitsizliğe karşı hassasiyet tespit etmişlerdir.

Yazarlar, çalışmaya gönüllü katılan katılımcılara basit transfer para senaryoları sunarak bu esnada beyinlerinin fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (FMRI) ile görüntüleri incelemişlerdir. Kısaca iki senaryo vardır: Katılımcıların yarısına başlangıçta para verilmez. Diğerlerine ise 50 $ ödül verilir. Sonra birbirlerine para vermeleri istenir ve bu esnada beyin taramaları yapılır.

Çalışmada ilginç bulgu olarak ventromedial prefrontal korteks (VMPFC) ve ventral striatum’da bulunan beynin “ödül merkezleri” farklı para transfer teklifleri için, katılımcıya başlangıçta para verilmesi veya verilmemesine göre farklı yanıtlar vermiştir.

Doğal olarak, hiç para ile deneye başlayan insanların beyinleri para kazanıyorken; güçlü bir ödül odaklı tepkiler başkasına verilirken ise hiçbir tepki vermiyor. Ancak, para ile deneye başlayan insanların beyinleri kendilerinin para kazanmasından çok başkalarının para kazanmasına daha güçlü bir tepki verdi. 






Bu somut verilere dayanan bir deneydi. Peki, ya daha çok soyut kalan olaylarda beynin adalet anlayışı bu kadar dengeli olabilecek mi? İnsanların yetiştiği aile ve ortam gereği benliğini oluşturan her türlü etmen sonucu, olaylar ve olgular karşısında davranışlar ve tutumlar farklı olacaktır. Peki burada doğruyu ne saptayacak. Ne yazık ki, doğruğu hayatımızda çarpık düzenimiz belirliyor ve biz ona uyuyoruz.

İnaçlarımız Hakkında Ne Kadar Bilinçliyiz?

Posted by Unknown 13.1.11 , under | No comments

ABD'de Dini Bilgi Araştırmaları Merkezi'nin yaptığı araştırmada inançlı insanların, kendi dinleri hakkında bilinmezci ve inanmayan insanlardan daha bilgisiz olduğu saptandı.









ABD Dini Bilgi Araştırmaları Merkezi'nin yaptığı bir anket, ABD'de din konusunda en bilgili grubun ateistler ve agnostikler olduğunu ortaya koydu.


Ankete göre ateistler, yani herhangi bir tanrının varlığına inanmayanlar ve agnostikler, yani tanrının var olup olmadığının bilinemeyeceğini düşünenler, diğer dini görüşlere sahip gruplara göre dinler konusunda daha bilgililer.


Ankete göre örneğin Protestanların büyük kısmı, Protestan Reformu’nun öncüsünün Martin Luther olduğunu bilmiyor. Her 10 Katolik’ten 4’ü ise kilisedeki ayinlerde kullanılan ekmek ve şarabın anlamını yanlış biliyor.


Ateistler ve agnostiklerden sonra din konusunda en bilgili gruplar, Yahudiler ve Mormonlar çıktı. Ankete Müslümanlar, Hindular ve Budistler de katıldı, ancak bu gruptaki insanların sayısı az olduğu için çalışmayı yürütenler bu gruplarda genellemelere gitmediler.


Anket çalışmasına danışmanlık yapan Boston Üniversitesi’nden din profesörü Stephen Prothero, anketin insanların kendi dinleri hakkında çok az, başkalarının dinleri hakkında ise daha da az bilgi sahibi olduklarını ortaya koyduğunu söyledi.


Anket, ateistlerin bilgi seviyesi kadar eğitim seviyesinin de diğer gruplardan yüksek olduğunu ortaya koydu. Ayrıca ateistlerin, kendileriyle aynı eğitim seviyesine sahip dindarlarla kıyaslandığında da din konusunda daha bilgili oldukları ortaya çıktı.


Alıntı: agnostik.org



Bunları görünce; acaba düşünmediğimiz için mi inanıyoruz, düşünenler ise gördüklerinin mi farkına varıyor diye düşünüyoruz. Peki inançlarımızı düşünmüyorsak şüphelerimizden neden korkuyoruz?